Dökülen yüzün, tablolarda pul pul
Hüzün; teklifsiz misafirin yerleşip kalmış aklına
Kovamaz talihsiz yelkovan sesine küser
Bir gitmek düşer fikrine bir de en uzak şehir
Kırlangıçlar kaplar göğünü
Sahipsizliğini bilir akrep hırçınlaşır, zehrine döner.
Olduğun yerden bakmıyorum dünyaya. Görmeyi çok istediğim bir yüz ve bu sadece senin. Olanlardan ve uzun sessizlikten sonra, biriken onca sözcükten sonra, dibe ve daha derine olanca hızla battıktan sonra ilk yüzey yakınlarında bir yerde nefes yakınken, görmek istediğim tek yüz, senin yüzün.
Olduğun yerde değilim, dünyanın başka yerlerinde- aynı zamanda, başka gerçeklerle, kalabalık -kimsesiz arasındaki çizgide dönüp dururken yani; sen dönüp ben dururken, içindeki kalabalığa, içimdeki sessizllikten olanca gücümle sesleniyorum...
Dünya olması gerektiği gibi değil. Hak edilenler de. Ve yerim yok ezbere tavsiyelere. Tüm ihtimallerin kendini yalanlayıp ötekine devşirilen bir rüya bu belki de. Tam da bu yüzden uyanmak, tam da bu yüzden sokaklara çıkmak, tamda bu yüzden yüzüne bağır çağır bir düşü anlatmak. Okuduğum her satırda seni aradım ben, konuşulan her sözcükte izini sürdüm. Sabırsızlığım hep bu yüzden.
Olması istenecek dünya bu değil şüphesiz. Doğmadan öldürülen çocuklar, doğunca açlıktan ölenler, büyümeyi saçma hastalıklar yüzünden görmeden göçüp giden nesiller ve kalanlara devredilen kokuşmuş sistemler var. En çok bu yüzden, yüzüne hasret utangaç gözler biriktirdim.
Dünyaya sorulsa olmak istediği örtü bu olmayacaktı belki de. Şevkatli ve bereketli geniş sofralar düşleyecekti. Biz dünyaya hiç sormadık, dilini öğrenmediğimizden belki de,sözlerini dinlemedik, gerek duymadık. Yüzünde duymak istediğim hikayeler var. Adına en çok bu yüzden aşk dedim. Her aşk devrim değildi şüphesiz ama her devrim ihtimali buram buram aşktı. En çok bu yüzden belki de hayata aşk yakışırdı.
Sana şimdilik bir son yazamıyorum. Karşılaşacağımız bile meçhulken, zaman; olanca kayıtsızlığında kendine akarken masallar unutulur nesillerce. Katlanmak; unutarak büyümek ve yaşlandıkça daha çok unutmak olur. Belki en çok bu yüzden çelişkilerimizi sevdik. Git ve kal gibi, gelmesini delice beklerken hazır olmamak gibi. Yaşam ironilerden ibaretti ve nasılsa unutulup gidecekti...
Bir mevsime benzersin, iklimini çözemediğim.. Titrek ve kararsız bir eylül akşamında Sağanak sonrası bir gecede kaybettim, fısıldadığın sözleri. Aklım çingene rapsodisi, devretmeyen uykulardan yorgun ..Böyle olsun istememiştim..
II- Delil(l)
Kendimi inandırmak pahasına söylenen yalanlardan biri değildi bu. Yaşadığıma inanmamın bir nedeni bir shut ve keskin tadı kadar yaşamın uğultulu dehlizlerinden geçiş. Varlığın tene atılan neşter ve irkilme kadar netti -yaşam şoku- Belki suni teneffüs zorunluluğu değil Ama bildiğim delildir bu belki de kendi varlığıma, Hala yaşıyor olmama...
III- Uzak
(B)ırak (b)öylece kalsın ne diyeyim Bir saniyeden ötekine geçemeyen yerde zaman Tik ve tak arasında tek bir anda.. Don/durulmuş bir masalın içinde artık mucizelere inanılmayan çağdayız yahut bu çağlara inanmaz artık hiç bir mucize...
IV- İkilem
Yaklaşmanın hiçbir anlam ifade etmediği bir yer(de) mesafe -siz-leri yakınlaştırırdı ve en yakın çok uzak(tı) Bir adımın onlarca geri kaçması ve kendine küsler bu uzak savunmasız bırakıyor çünkü fazla güvenli...
V- Kendimden Kendime
Sebebim,ne diyebilirim ki kalabalıklaşıyorsunuz gene Ve bu çok-lar yalnızlığımı yüzüme vuruyor,satır satır. Herkes kendini arar hikayelerinde Her yolculuğun kendine varması gibi Bir yere gitmediğini farkettiriyor zaman Beklemeden sadece "durmak" hem hızlı hem yoruyor..
Bilincin VI ya da Üstü
Günle gece, iftarla sahur,iki bayram arası Devredilen iki zaman molasının herhangi bir yeri İki kısa anın arasında o upuzun ara Ve aklın köşelerinde konaklayanlar - bir kaçı sadece- söz olur. Dile döküldüğünde anlamsızdır. Zihinde başkadır, dilde başkalaşır. Neden ve sonuç kadar özgürleşir birbirinden Bir sonuç nedeni olur tüm yabancılaşmaların ...iki sözün bende kalmış, unutamadım...
VII- İsyan
Sabırların buz maviye döndüğü dondurulmuş ertelemelerle örülü bir koza, yaşam sahası. Deneneceksin dediler, sınav isteyen kim dedim, ne olduğum böyle öğrenilmez. İsyan başlamak üzere ve tarafında değilim Haberin olsun...
Birinin diğerinden farklı olmadığı günlerde hep aynı güne uyanırken nasıl olduysa tek bir “an” da duydu içinin sesini.. “Demek ki uyanmak yetmiyor çözülüşün başlaması gerekiyor..” Boğazındaki düğümleri düşündü yutkunamadı..
Sahi hayat kurgulamak kolay mıydı? Sonuçta küresel ekonomilerde tüm yapılanmaların projeler olduğu bir düzlemde -ki insanlar hayallerini bile küçük kutularda şekillendirip, boyayıp satabilirken - en iyi projenin kendimiz olması gerekmiyor muydu? Makyajlı yüzlere kim inanırdı yeterince natürel bir ten yapamadıktan sonra..
Rengarenk ebabil kuşları çizdi aklında.. Hiç biri bir muhabbet kuşu etmedi.. Renkli maketlerin yuvaların sıcaklığını belirlediği zamanların emitasyon şehirlerinde yaşanacak bir hayat olabilir miydi? Ve tüm o üst üste yığılma hayatların bir deniz kenarı, dalga sesi yahut temiz bir gökyüzü etmesi mümkün müydü.. Ellerinin titrediğini fark etti, durduramadı..
Öyle düşünmemeli aslında gayet bilinçli bir köle sayılabilirim.. Neticede bu da bir alış-veriş biçimi. Ödenilen bedeller kadar kazanımların da olduğu yadsınamaz. Ne kadar köle olunduğu kendi küçük efendiliğin ile de doğru orantılıdır. Her köleliğin efendilikte getirdiği kaçınılmaz.. Döngü denen şey bu mu diye düşündü, cevap bulamadı. Kendini kandırmak kolay olmayacaktı, vazgeçti...
(Salonda otururken)
Diğeri-Biri:
- Çok zaman gitmem gerektiğini düşünüyorum biliyor musun. Kaldıkça ölüyor gibi...
- Saçma canım bundan başka yaşam alanı yok kafanı sadece kuma gömüyorsun.
Konuşmasını hatırlayıp utandı bir an kendinden. “Kafamı gömebileceğim kum bile kalmadı gerçekte.” Yargılayıcı olmanın taşınmaz ağırlığını hissetti omuzlarında . “Olmak istediğim yer ya da an bu mu? Herkesin ve her şeyin yavaş yavaş kaybolduğu zamanlara geldik işte.” “Bir başına kalma”. Bunu uzun zamandır bekliyordu gerçi. Önce ya da sonra olmasının bir önemi olmamalıydı kaçınılmaz olanı bilmek yeterliydi. Tırnaklarının bakım zamanı gelmişti ojesini sildi yeniden sürecekti, gerekli mi diye düşündü, cevabını vermedi…
Kahvesini masaya bıraktı, ayağa kalktı.
“Bu proje benimdir hayatım kontrolümdeyse şayet” gülümsedi, en iyi projelerin her zaman sona saklanması gerekiyordu. Alıcı gözlerle evine eşyalarına baktı halen taksitlerini ödediği gösterişli eşyalara sahip olmak için hayatının kaç ayını daha ipotek etmesi gerektiğini hesapladı. Hayatın tek bir günü bile hesaba sığmıyor çünkü geri dönmüyordu. Geç diye bişey var mıydı peki. Uyanmanın yetmediği hangi çözülme erken sayılabilirdi ve geç ne kadardı, her şey için mi? Artık çok mu geç ? “Şimdi olmuşsa tam zamanıdır, sorgu zaman kaybıdır az önce fark ettin bunu. O halde şimdi”. Ve bütün didaktik iç konuşmalarını geride bırakarak öğrendiklerini teslim etti hayata, aklını masmavi gökyüzü kapladı. “Bildiğim düşlerim kadar ”
(telefonda)
Biri- Diğeri:
- Bir zaman kayboldum biliyorum ama özledim.
- Kaybolmak iyidir, umarım iyi gelmiştir.
- Gittiğim yerin olmam gereken yer olmadığını hatırlatacak kadar iyi geldi.
- Bu da bir şeydir.
- Sandığın yerde değilim, evinkapısını çalıyorum. Açmayacak mısın?
- Komik ama ben de değilim. Hepsini bırakıp, gittim..
Sana dokunmak suya dokunmak gibi, ürperten kimi zaman ya da ferahlatan. Parmak ucumun buğusunda uçuverecek gibi, suya dokunmak sana dokunmak gibi çok zaman.
Bak, toprak baharı giyiyor ve ikindi yağmurları kaplıyor göğü . Su toprağa iniyor, bahar rengarenk.
Fikrinden uzak düştüğün her yer gurbet, üşüdün mü? Çiğ vuruyor üstüne demek ki sabah yakın. Ve isyan et yaşadıklarına, bu düzeni sen kurmadın. Bak ezberlemişler nasılda okuyor bildiklerini, adını düşürmüyorlar ağızlarından. Ve erteliyorlar başka bir hayata, şimdi olması gereken güzel günlerini.
Sana dokunmak ılık bir melteme kendini bırakmak gibi… Benzeriz hepimiz çok yönden diğerimize. Bu yüzdendir belki, yüzümüzdendir yani izlerdendir birbirimizi ilk görüşte tanımamız. Çocukken içinden ejderha geçen masallara inanışımızdan ve şimdilerde bir serçeye dahi gülümseyemememiz den. Benzer illa en az bir yönümüz belki de satırlarımız ve en çok bu yüzdendir öykülere sığınmamız.
Bu şehir hep aynı sakinliğin düşünü kurdurtur. Aslında bırakıp gitmek isteyen çok kişiydik ve tüm kaçışlarımızı hayallerimizin sahil kasabaları beklerdi. Her yer bildiğin gibi, bir yere kıpırdayamıyoruz oysa malum… Tüm kuşlar kendi iklimlerine göçtü, biz kalanlar şikayet ettik.
Sana dokunmak kendime yaptığım bir iyilik. Biliyorum, aslında hepimiz yalnızız ve alışmalıyız. Biliyorum, kendi bir başınalığında en çok büyür insan ve tanışır en gizli kendiyle bir odanın karanlık köşesinde belki de uykuya dalmadan az önce. Ve biliyorum bir başkasına ele vermeden kendini sürülen ömür en güvenlisi. Ama biliyor musun, her şeye rağmen tüm öğretilen ve öğrenmişlere “rağmen” yakıştıramadım kendimi bu kutsamalara. Bir tek belki de bu yüzden sana; en yalnız bildiğime dokunmuş olmam. Değiştirebilirim sandım, ne küstahlık!
Sana dokunmak satırlara dokunmak gibi. Bir öykünün sonunu değiştirmek gibi ve değiştirdim satırları, sandım ki böyle başlar her şey. Yaşadığın gibi yazılmıyor ve kelimeler karşılamıyormuş, öğrendim, öğreniyorum. Yüzümü döktüm aynalara, aklımdaki bir an kaç satır eder diye düşündüm, hesap edemedim. Kırdım serçelerin kanatlarını ve en çok incinen taraflarımı sevdim. Her serçe kendimdim. Yorgunum şimdi ve etrafta çıt yok…
Sırtı ilkbahar kokusu kehribar Omuzlarında ay kırılıyordu
Gözleri mührünü vermeyen İki kapkara fal taşı Okuyamadım bir günü Yahut geçmişi. Bu yüzden bir sır hiç çözülmedi, Çünkü bakmadı…
O ‘da herkes gibi bir fani işte Aklı en fazla boyu kadar Düşlerini bile tutamadı, En beklentisiz olan; Burdayım. Ve öğrendim.
Gün gelir kaybedilir, Bir yüz ya da adres mesela Geçmiş sağlamaz olur şimdiyi Muhasebeye yetmeyen tam da bu Bir kaç hesap eksik kalır. Ödeşemediğim bir ben Hep kalır kuy(t)uda.
Dili efsun, sırtı bahar, Kehribarım… Sözümü tuttum Burada öldüm, git şimdi Yarına Allah kerim..
Bir anahtarla çok şey değişir. Kovdum tüm kelebekleri başımıza ne geldiyse dönüşmeye çalışırken geldi. Usulca bir kilit çözülürken... Gecenin son saatlerinde dünya küçük bir hapa dönüşüp senin dozunu nefesine sindirirken, uykunun en derininde. Bir anahtar çok şeyi değiştirir, bir kapıyı açar mesela. Bir derin uyku uyanmaya hazırlanır. Hiç bir garanti vermez hayat uyandığın daha iyi olmayabilir ve hatta muhtemeldir de. Ve bir anahtar en gizli odayı kilitleyebilir,aşikar etmez dilediğini. Yahut ürkek bir sesle en derin uykuyu yarım bırakabiilir. Gülümser cellat ve bilir: Bilgi cehalettir. Bir anahtar geceyi karabasana dönüştürebilir. Kilitler aniden, çıkışı imkansızdır. Git-gel kabusun hiç değişmeyen o tek gece olur. Kara basmıştır bir kere ve hiçbir gün aklamaz. Bir anahtarı çevirip sıcacık yuvana girmek gibi, saatin kaç olduğunu önemsemeden orada olduğunu bilmek gibi güven de verebilir. Parmaklarına izini geçirdiğin sabırsızca koşaradım kapısına vardığın. Ve bir anahtar tüm uzun cümleleri silebilir kısacık bir anda.
Unuttum... Dilimin ucuna gelen her sözü unuttum. Kilitlemeliydim sayfalara yahut bir köşeye not bırakmalıydım. Sana sözlerim vardı uykusuz gecelerden bir de şikayetim. Bak hatırladım birden, sıkıldım serçelerden haberin olsun. Kokusunu hatırlarmışsın eskinin, durmadan anlatıyorlar.Bir de kitabınız kalmış bir yaralı serçede ve el yazımlarınız mevcutmuş, bilirmiş sizdeki değerini uygun bir zamanınızda geri vermek isterlermiş, siz ne dermişmişsiniz...Gülümser her yenilen ve bilir: Demek ki zamanı gelmiş. Ve aslında bilgi çaresizliktir. Aklın kilitleri bir anahtar sözcükle dönüverir. Her söz bilgidir ve her bilgi bir anahtar. Ve bir anahtarla çok şey yapılabilir yeter ki nereyi açtığı bilinsin. Bu benim kilidim, her kelimeyle biraz daha çözülen. Bir söze uyandım, çok teselliyle avunamadım . Tadım yok bu aralar günler kekremsi, yanağım tuzlu. Tuhaf ama hala gitmedim.
Hayat bütün kapılarını viran gecelere açar.. Bu yüzden sadece gündüzleri anlatılacak Hikayelerim var…
Melekler kanatlarını kırmadan az evvel Dil-baz lal olmamış, Kahin gözlerini dağlamamışken Acele zamanların en rehavetinde Gün geceye teslim olmadan Açılır oyun-bazın sandığı Bir geçmiş okunmaya hazırlanır, Her kumaş hikayesidir artık
Sim; büyüdür avucunda ve her kelimeye bir dirhem Kül; hikayenin gizemi, yaşayanın dersi Bir avuç toz kalacak geriye, dinleyenin devr-i Tozdan toza karışır her mesel, yeniden anlatılmayı bekler
İklimsiz zamanlardan esmer bir gülümseme, Pencere kenarları küf tutmamış henüz Kayısı ağaçlarının sakladığı bahçe kapıları Aralık kapılardan sızan utangaç notalar Bahçeler en çok yasemin kokar, Yaseminler en çok bahçelere yakışır..
Büyülü geçmişin en hünerli anlatıcısıdır sihir-baz Renklerin yazılmamış öykülerini anlatır Kendi renginde, beklediği öyküde kaybolur izleyen Bir büyü anı.. Ve kül yok çünkü henüz dillenmemiş Her bahçe öyküsünü bekler, bilir ki mutlak uğrar Her kapı bahçelere açılır ve patikaları rengarenk
Gün batmadan az evvel son sihir zamanı, Alnında, hayatında buz gibi kalır bir karnaval sonu Ve bilirsin sim artık hep ordadır, mıh gibi Gün geceye, gece viranlığa açılır Her karnaval hayata karışır Ve her hayat kapılarını viran gecelere açar.
Bir avuç kül sönmeye başlar, söz değmiştir bir kere Her toz meselini bekler, her sim kelimelerini Bu benden kalandır geriye. Yine geceden az evvel kalkıp gelir başka bir hikaye
Sen de toz içindesin. Demek ki anlatacakların var. Dinlerim…